Kişisel gelişim de ne ola ki?

31 Ocak 2008 Perşembe

Bir kitap okuyup hayatını değiştirenlerden misiniz? Yoksa bir kitap okuyup keyif almayı tercih eden hazcılardan mısınız? Herhangi bir kitabın sonunda kişisel gelişmişliğiniz var mı? Yoksa çok gezen mi daha çok bilir?

Artık bir furya haline gelen kişisel gelişim kitapları, beden dilleri, düşüncelerin gücü adına kahramanlaşanlar, istediğiniz herşeyi vaadeden kitaplar vs… Derken bir de bakmışsınız edebiyat diye bir şey kalmayacak. Öyle ya edebiyat size işinizde yükselmeyi, muhteşem dostlar edindirmeyi veya kısa zamanda zengin olmayı vaadetmez.

Artık bir mağazaya girdiğinizde sizi, bedeninizin yolladığı sinyalleri anında kapıp, ne istediğinizi şıp diye çakan tezgahtarlar karşılayacak. Babanız ölse sahneye çıkabilecek kadar kişisel gelişmiş olacaksınız. Pozitif düşünüp küresel ısınmanın da, savaşların da önüne geçebileceksiniz.

Bütün bunlar olmadı mı, o halde köşeden sağa dönün ikinci katta bir parapsikoloji derneği var. Hemen yazılın, size huzurlu ve sağlıklı bir hayat, muhteşem bir çekim yasası kazandırır siz de erersiniz muradınıza.

Bana gelince; bunlar benim çok uzağımda şeyler, ben deniz çocuğuyum. Balık avlarken huzuru, avladığım balığın yanına zeytinyağlı mezeleri ekleyip, tüm bunları denize karşı rakıyla arkadaş bir halde eş dost götürürken de sosyal hayatı yaşayabilirim. Daha basit yöntemlerim de var. Gerektiğinde üzülmenin, hüznün de ayrı bir tadı olduğunun bilincindeyim.

Borges’in harikulade öykülerini okumak varken hiç bir kuvvet benim elime ‘SECRET’ ı tutuşturamaz:)

Read more...

Okunacak Kitap Nasıl Seçilir?


Bir kitabı seçmenizde etken olan unsurlar nelerdir? Tavsiye, reklam veya çok gözönünde olması hatta gözünüze sokulması olabilir mi?
Veya çok meşhur olan çok satanlar listeleri...
Kitap seçmek cidden güç bir iş. Artık bir sanayi haline gelen bu sektörde her yıl neredeyse binlerce kitap basılıyor.
Eğer özellikle takip etmeniz gereken mesleki bir alan veya özellikle ilgilendiğiniz bir konu varsa seçim kolay elbette. Ama tamamen haz almak için okuyanlardansanız iş biraz karmaşıklaşıyor. Herşeyden önce insan hayatı ne kadar kitap kurdu olsanız da bütün kitaplar için kısa... Ve kötü bir kitabı okumak tamamen hayattan giden bir zaman dilimi.
Ben mesleğim gereği kitapların içindeyim, klasik tabirle tamamına yakını elimin altında. Ve işim gereği hayatta okumayacağım kitaplara da bir gözatmak mecburiyetindeyim.
Sizlere bu konuda tavsiye edebileceğim şey ise, eğer teknik veya bilimsel konularda okumalar yapıyorsanız zaten okumakta olduğunuz kitap sizi bir sonraki kitaba yönlendirecektir, ama sözkonusu olan edebiyat ise elbette dünya klasikleriyle başlayıp, anadilimizin klasikleriyle devam etmektir. Modern edebiyat kendiliğinden gelecektir sonrasında...
Ben genelde dönemsel okumalar yaparım; mesela yaz ayları polisiye ve Bukowski, Miller, Boris Vian gibi haylaz yazarlara ayrılmıştır:))) Kış ayları biraz daha felsefe, psikoloji ve mitoloji dönemidir. Edebiyat için ise baharları tercih ediyorum... Elbette bu kesin kural değil, çünkü yeni çıkmış bir kitap mutlaka okunmayı arzediyorsa onu bir mevsim bekletmem:)))
Ama bu işi biraz sistematikleştirmekte fayda var diye düşünüyorum, çünkü bir kitap kurdu için en zor durum; raflarla karşılıklı bakışıp kalma durumudur. Raflar size siz raflara bakarsınız, sonra çokbilmiş kitapçınız usulca yaklaşıp elinize bir kitap tutuşturur ve sizi öyle gaza getirir ki, kitap bitince hayatın sırrının çözüleceği fikri bile bir an kafanızdan geçer:)))
Şaka bir yana kitaptan önce kitabevi seçiminde fayda var. Çünki arada bir gittiğiniz kitapçı size ''en güzel kitap stoklarımda çok olan kitap'' zihniyetiyle tavsiyelerde bulunacaktır, ama bir kitabevinin sürekli müşterisiyseniz artık kitapçınız da sizi ve beğenilerinizi tanıyacağından daha doğru seçimlerle karşınıza çıkacaktır...
Keyifli okumalar...

Read more...

GEZGİN



Bir şeyi tanımanın ya da tanımlamanın en kolay yolu ona bir yafta yapıştırmaktır herhalde. Peki hiçbir tanımlamayla köşeye sıkıştıramadığınız bir kitap hakkında ne yazılabilir?
Masal anlatma konusundaki becerisini, kahramanlarına her gece farklı bir masal anlattırarak gösteren hatta kısa bir binbirgece yaratan ve romanın adına uygun olarak hiçbir şeye saplanmayıp tam sizin alıştığınız noktada tarzını değiştiriveren bir yazar.
Başladığımda ”işte Tarantinovari bir hikaye, bundan iyi bir film çıkar” dediğimi hatırlıyorum. Biraz ilerleyince Borges’e öykünen bir fantastiğe bulaştığımı zannettim. Ama Borges değildi, Tarantino hiç değil. Sonra bana bilmem kaç yıl önce adını hatırlamadığım bir tapınağın kapısında yazan ” Kendini Tanı!” emrini kendine şiar edinmiş psikanaliz soslu bir romanla karşı karşıya olduğumu hissettiren sayfaları geçtiğimi hatırlıyorum. Bütün bunlar öyle bir hızda oluyor ki arada mola verip başdönmesinin geçişini beklemek gerekiyor. Tabi romanın süratinden bahsediyorum. Kadın kahramanımızın motosikleti hızında, kısa cümlelerin birbirini kovaladığı -o kısa cümlelerin peşinden sizi de sürüklediğini söylemeliyim- aksiyondan fantastiğe, oradan ninelerimizin masal diyarlarına ve o diyardan da son sürat psikanalize ve modern edebiyata koşturan bir roman karşımızdaki.
Ben edebiyat eleştirmeni değilim, reklam yazarı da değilim ama her ne kadar reklam kokacak gibi olsa da bu roman için hani film dvd’lerinin arka kapağında ”İnanılmaz, müthiş, sarsıcı vs vs” yazar ya… İşte bu abartılı gibi görünen tanımlamalar bu kitaba tabiri caizse cuk oturuyor.
Eğer ne okusam sorunsalıyla uğraşıyorsanız şu an, vakit kaybetmeden bu kitabı alın ve okuyun.

Read more...

SORULAR

Türban yasağı konusunda türbanı kullanmak isteyen kadınların özgürlüklerini savunan AKP ve MHP türbanı istememesine rağmen aile ya da çevre baskısıyla kullanmak zorunda olan kadınların özgürlükleri için ne yapacaklar?
Özgürlükler konusunda çok hassas olan bu partiler cemaatlerin, şeyhlerin müridi olan, hala bu yüzyılda toprak ağalarının tebaası olarak yaşayan insanların özgürlükleri konusunda ne düşünüyorlar?
Evrensel kadın haklarının bu ülkede uygulanamaması konusunda ne buyururlar?
Peki tv kurup seçim öncesi Cumhuriyet için birşeyler yaptığını iddia eden birileri oylarınızı ya MHP'ye ya CHP'ye verin derken MHP'nin günün birinde AKP'nin istediği zaman kullanabileceği bir istepne olabileceğini düşünmüşmüydü?
Anayasanın tartışılması dahi suç teşkil eden bölümlerinin durumu nedir şu an?

Read more...

MİMLENDİK

29 Ocak 2008 Salı

Blogunu yeni keşfettiğimiz ve ilgiyle takibe aldığımız Deastrilsion tarafından mimlendik:)) Mimin konusu blogumuzun en çok neresini seviyoruz? Açıkçası Emrah da ben de sitenin teknik işlerinden çok anlamadığımız ve kaplumbağa hızında öğrendiğimiz için görsel olarak kendi blogumuzu çok başarılı bulmuyoruz. Deastrilsion'un blogundan aşırdığımız, hangi yazımızın kaç defa okunduğunu gösteren bölüm şu aralar favorimiz:))) Elbette sayacımız, ilk baktığımız yer, acaba şu an kaç kişi var merakıyla:)) Ve son olarak panomuz, mesaj bırakan var mı diye kim merak etmez ki?
Emrah da en çok yazılara eklediği resimleri seviyor... Dali tutkusu:)))
Peki biz kimi mimlesek? Biz de Çocukla çocuk ve Günlerden Bugün'ü mimliyoruz. Evet, sizler blogunuzun en çok neresini seviyorsunuz?

Read more...

Charles Bukowski









yalnız kalmaktan daha kötü

şeyler de vardır hayatta

ama genellikle

bir ömür alır bunun

farkına varmak

o zaman da

çok geçtir

ve çok geçten

daha kötü

bir şey yoktur

hayatta.

Bu şiir genellikle maço, alkolik, kadın düşkünü ve kumarbaz sıfatlarıyla tanınan Bukowski’ye ait. Görünenin ötesinde bir derinliğe sahip olan, Amerikan toplumuna en acımasız eleştirileri yönelten bir yazar. Keyifle okunmasının başlıca nedeni güçlü bir kara mizah kullanması ve bildiğimiz anlamda sanattan uzak durup, sanki okurla karşılıklı bira içip sohbet ediyormuş gibi yazması sanırım.
Yukarıdaki şiir ayrılıklarımda bana güç veren, ama aslında hayatın kocaman bir hüzün toplamı olduğunu gösteren bir manifestodur. Mutluluk dediğimiz kısa anılar toplamıdır. Geçmişten mutlu bir anınızı yansıtan fotoğraf bile sizi hüzünlendirmeye adaydır.
Arada birkaç bira eşliğinde Bukowski okuyunuz. Önyargılarınızdan sıyrılabilirseniz O'nu seveceğinizden eminim.
Kitapları Parantez Yayınlarından çıkıyor.

Read more...

İNSAN

26 Ocak 2008 Cumartesi




Her canlı doğuştan yüzmeyi bilir. Ama insan daha sonra genlerinde varolan bu bilgiyi yeniden öğrenmek durumunda kalır. Çünkü suda yaşamıyoruz.
Her insanın doğasında tutku vardır, ama sonradan yeniden öğrenmek zorunda kalır. Çünkü yaşadığımız dünyada tutkuya pek yer yoktur; hayat gailesi, iş güç, birarada yaşamanın verdiği sürü psikolojisi vs tutkularımızı öldüren olgular nihayetinde...
Her canlı doğanın bir parçasıdır. Ama bu günümüzde öğrenilmesi en güç bilgi artık. Çünkü şehirlerde doğuyor insanların büyük çoğunluğu.
Geldiğimiz noktada insanlar artık ya alkolik, ya bir çobanın peşinde sürü, ya bir şeyhin müridi, ya intiharın eşiğinde ya da psikoloğun kapısında sırasını beklemede...
Oysa başlangıç noktası çok basitti; insan avlanır ya da toprağın verdiğiyle yaşamını sürdürürdü...
Şimdi bilgisayar bilmek lazım, bize yabancı diller öğrenmek lazım, silahlar lazım, hatta varoluşumuz için bize bir de düşman lazım.
Yakacak ormanlar, kirletecek denizler lazım.
Aslında bize öncelikle koşturmacanın dışına çıkıp bir soluklanmak lazım. Ben kimim sorusuna cevap bulmak lazım.
Herşey bir kısır döngü. ''Kendini tanı!'' lafı binlerce yıl öncesinden kalma belki, ve geldiğimiz nokta yine o.
Ey yolcu dur bir düşün, soluklan!
Belki doğru bildiklerin yanlıştır, belki şimdiye kadar öğrendiklerin bir hiçtir. Hepsini bir kenara bırakıp, tüm önyargılarından sıyrılıp insanlara, hayata, dünyaya hatta kainata bir daha bak!
Bilmek en büyük despotizmdir belki!
Cehalet belki de gerçekten en büyük erdemdir!
Hatta belki çok bilmekle cahil kalmak aynı kapıya çıkar!
Kim bilebilir mutlak doğruyu?
Biz zavallı insanların hayata karşı iki büyük silahı var; Sormak ve Unutmak!
Cevabı buldum zannetmek en büyük cahillik; Öyle ya en baba filozoflardan birisi demedi mi
''Bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir!'' diye....

Read more...

Matrix, Medya ve Diğerleri


Simülasyon üzerine düşünen bir feylezof ile bu konuyu bir fenomen haline getiren bir film arasında bağlantı kurmak zor değil elbette...
Gerçek nedir? Dahası böyle bir şey var mıdır?
Birinci Körfez Savaşı için ''Pornografik bir savaş'' demişti yanılmıyorsam Jean Baudrillard. Haklıydı da, başka hangi savaşı biranızı yudumlarken dev ekranlarda izlemişliğiniz var ki?
Bir bilgisayar oyunuyla körfez savaşı arasında kaç fark bulabilir medeni insan türü?
Bombalar tepenize yağıyorsa çok fark var elbette ama izleyen gözseniz o acıyı veya daha keskin bir tabirle ölümü anlama şansınız yok. Ta ki çok yakınınızda hissedene kadar. Ölüm ne kadar gerçek bu durumda? Birkaç reklamla ölen insanların demokrasiye kavuştuğuna inanabilirsiniz.
Doğal olarak büyük filozoflar büyük muhaliflerden çıkıyor. İktidar yalakası bir filozofa ben henüz rastlamadım. Düşünmek eylemiyle sorgulamak tavrı tavuk ve yumurta misali... Sorular olduğu için mi düşünürüz yoksa düşündüğümüz için mi soruları buluruz gibi bir kısırdöngü yerine soruların hayatı zorlaştırsa da gerekli olduğu sonucunu yeğliyorum.
Günlük hayat koşturmacasının dışına çıkabildiğimiz zaman gerçek hayat üzerine düşünme şansımız olabiliyor ancak. Tabi gerçek diye bir şey varsa:)))
Matrix filmini defalarca izledim; ilk filmi elbette, zoraki devamı değil. Güzel bir aksiyon filmi olmanın ötesinde ciddi anlamda Avrupalı filozoflara kulak veren ve güzel bir kafa karışıklığı yaratabilen bir filmdi.
Filozoflar neden eski dünya coğrafyasından çıkar peki? Amerikalı ve filozof kelimesini yanyana size kullandırabilecek bir isim geliyor mu aklınıza? Genelde reklamcı olmayı tercih ediyorlar Amerika'da sanırım:)))
Filmimize dönüş yaparsak, varolan dünya ile varlığına inandırıldığımız dünya arasındaki farkları görebilmek pek kolay değil artık günümüzde. Medya bizler dünyadan haberdar olalım diye mi var? Elbette hayır. Reklam arası haber veren, hayallerimizi bile etkileyebilecek güce sahip bir canavar olduğunu düşündüğüm medyanın varoluşunun nedenlerini sanırım en iyi biz üçüncü dünya ülkeleri yaşayanları anlayabiliriz.

Read more...

BLOGDAN HABERLER:)))

Bir süredir tembellik yapıyoruz. Blogumuzla pek ilgilenemiyoruz. Emrah'ın katılımıyla sayfamızı biraz daha faal hale getireceğimizi umudediyorum. Şimdilik O'nun eski yazılarını taşıyoruz buraya. Ayrıca sayfanın solunda görebileceğiniz çok satanlar listelerini güncelledik. Bir yenilik de İzmir'de yakın tarihte gösterimi olan tiyatro konser gibi etkinliklerin duyurularını bulabilirsiniz yine sayfanın solunda.
Bu arada Page Rank'ımız 2 olmuş:))) Sanırım blogumuzu takip eden dostlarımızın sayısında bir artış oldu, bu bizim için sevindirici bir haber. Tüm ziyaretçilerimize teşekkür ederken katkı, yorum ve önerilerinizi beklediğimizi de söylemeliyim...
Son olarak duyurulmasını istediğiniz sanatsal etkinlikler veya panel vb türünden organizasyonlar varsa bize mail yoluyla ulaşabilirsiniz. Sayfamızın içeriğine çok ters olmamak kaydıyla etkinliklerinizi zevkle duyurabiliriz.

Read more...

TÜRBAN; ÖZGÜRLÜK MÜ, ÜNİFORMA MI?

25 Ocak 2008 Cuma







Birkaç gündür Hürriyet gazetesinde Özdemir İnce'nin türban konusuyla ilgili yazılarını takip ediyorum. Konu malumunuz ülkemizin her türlü probleminin önüne geçmiş durumda. Şu aralar kötü giden ekonomiyi, ülkedeki sefaleti arka plana itecek bir milli maç olmadığı için olsa gerek konu yeniden ısıtıldı ve önümüze koyuldu. Yerseniz!

Kuran’da direkt olarak türbanı zorunlu kılan bir ayet bildiğim kadarıyla yok. Yorum farkları söz konusu.

Geçen gün Özdemir İnce’nin yazısında Şeyhülislam Molla Fenari’nin çevirisi örnek gösterildi. Çeviri şu şekilde "Söyle inanan kadınlara: Gözleriyle harama bakmaktan sakınsınlar ve cinsel organlarını saklasınlar!"

Bu çeviriden türban veya çarşaflara bürünmek gibi bir zorunluluğun olduğu anlamını çıkarmak imkansız. Eğer bu çeviriyi temel alırsak türban tamamen siyasal bir üniforma oluyor.

Türkiye’de kadınlar hakları için ciddi anlamda bir mücadele vermek zorunda kalmadıkları için şu an varolan haklarının değerini bilemiyor olabilirler. Ama tekerleği de yeniden icat etmeye gerek yok diye düşünüyorum. Çevremizde konuyla ilgili örneklerin yaşandığı ülkeler var. İran’da saçının teli görünüyor diye sokaktan toplanıp karakollara taşınan ve cezalandırılan kadınlara bakabilirler mesela. Taliban yönetiminde yanında kocası veya birinci dereceden akrabası bir erkek olmadan sokağa çıkması yasaklanan kadınları düşünebilirler. Ve turist olarak Türkiye’ye bu ülkelerden gelme imkanına sahip kadınların Bodrum’daki görüntülerini düşünebilirler. Hatta magazin programlarına yakalandıklarında yaşadıkları korkuyu...

Başbakanımız da nihayetinde ‘’Siyasal simge olsa noolcak?’’ anlamına gelen bir açıklama (ya da itiraf mı desek) yaptı geçenlerde.

İlginç olan MHP’nin durumu. Güya milliyetçi bir parti. Ama Türk milliyetçisi mi yoksa Arap milliyetçisi mi anlamak güç.

Erbakan bir zamanlar ‘’Atatürk bugün yaşasa Milli Görüşçü olurdu’’ demişti. Hemen sonrasında Tayip Bey ‘’Biz o gömleği çıkardık’’ dedi)))

Üniversiteye girerken saçlarını açan bayanların cehennemde yanacağı inancı mı yoksa türbanın simgelediği siyasal anlamı herkesin gözüne sokma inadı mı bizleri bugüne getirdi bilemiyorum ama AKP MHP nin de desteğiyle bir gol daha attı sanırım. CHP yönetimi ise suskunluğu ve muhalefet yapamayışı ile tarihe geçmeye aday. Biraz paranoyak olsam Sayın Deniz Baykal Türk Solunu bitirsin diye ABD tarafından CHP’nin başına getirilmiş bir felakettir diyeceğim ama Allahtan paranoyak değilim)))

Read more...

LOST VE KAHVE ÇEKİRDEĞİ

23 Ocak 2008 Çarşamba




Issız bir adaya düşseniz yanınıza neler alırsınız? Kahraman bir doktor, birkaç suçlu ile bir avcıya ne dersiniz? Elbette güzel kadınlar ve bir miktar uçak enkazıyla biraz da hayat hikayesi lazım sıkılmamak için. Adada sizden önce yerleşmiş canilerle gizemli yaratıklar da varsa keyfinizden bir kahve içebilirsiz...
Peki bir kahve sizin fincanınıza girip geleceğinizi gösterecek bir fal olana kadar hangi aşamalardan geçer? İnanın bana bir kahvenin fincanınıza girecek aşamaya gelmesi bir dizinin sona ermesinden daha kısa sürer:)))
İyi bir senarist ve yönetmenin elinde takriben iki saatlik güzel bir film olabilecekken 1500 bölümlük bir dizi olan LOST yine de türünün iyilerinden sayılabilir.
Ama ben inatçıyım, bir fincan kahve geride daha güzel bir tat bırakır:)))

Read more...

ATATÜRK KİTAPLARI

21 Ocak 2008 Pazartesi

















Konu Atatürk olunca yazabileceğiniz içerik çok geniş ve bir o kadar da zor. Günümüz koşullarında oldukça dikkatli davranılması gereken hassas bir konu. Ben blogumun içeriği gereği O'nun hakkında yazılan kitaplardan bahsetmeyi tercih ettim.
Doğal olarak çok fazla kaynak var konu üzerine. Bu nedenle seçim yapmak başlı başına bir özen gerektiriyor. Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam adlı kitabı sanırım konunun klasiği.
Ben onun hakkında yazılmış herkes tarafından bilinen kitaplar yerine, öncelikle kendi eseri olan Nutuk'un mutlaka okunması gerektiğini belirtip, ciddiye alınmaması gereken kitaplardan bahsetmeyi tercih edicem.
Atatürk'ü falcı, büyücü konumuna indiren kitaplar (bakınız Atatürk'ün Kehanetleri) ve malum cemaatin yayınevinden çıkan yakın tarih serisinin kitapları aklıma ilk gelenler.
O'nun dehasını dışlayıp geleceği gören bir kahin havasına sokmaya çalışan kitaplar üzerinde çok durmaya gerek yok. Ama Yeni Osmanlıcılar ve İkinci Cumhuriyetçiler yada Liberal aydıncıkların son dönem çıkardığı kitaplar bu konuda daha büyük tehlike arzediyor sanırım. Bu güruhun ekonomik kaygıları ve sermaye sıkıntıları da pek olmadığı için konu üzerine istedikleri kadar kitap yayınlayabiliyorlar. Altan familyasından Mehmet Bey'in Doğan Yayınlarından çıkan bir kitabının sadece önsözünü okuduğunuzda şöyle bir teoriye rastlıyorsunuz; Kurtuluş Savaşı dediğmiz aslında Türklerle Yunanlılar arasında geçen küçük bir çete savaşı. Gülmeyin, pek sayın Altan bunu ciddi söylüyor, mizah yapmıyor. Bildiğim kadarıyla kendisi tarihçi değil ama bu tarz insanlar genelde her konuda çok büyük bilgi sahibi oluyor galiba:)))
Sonra malum cemaatin tarih serisine baktığınızda Atatürk oyuncu Vahidettin asıl kahraman olarak çıkıyor karşımıza... İlginç değil mi? Şimdilik bu kitaplarla zehirlenenlerin sayısı az olabilir ama dünyanın ve vatanımızın ömrü yeterse üç kuşak sonrasının kafa karışıklığını bir düşünün... Bizler Kurtuluş Savaşımızın da Atamızın da canlı tanıklarını gören kuşaklar olduğumuz için panzehirimiz var ama ya bizden sonrakiler?

Read more...

Yaşam, Ölüm Ve Diğerleri...

20 Ocak 2008 Pazar


















İnsanın en büyük güdüsü hayatta kalmak. Hoş günümüzün çarpık dünyasında ölüm de bir güdü artık. İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden bir tanesi öleceğini bilmesi ve ölüm üzerine düşünebilmesi.
Modern hayatla birlikte elbette yaşam güdüsüne eklenen şeyler oldu. Artık eski çağlardaki gibi barınak, besin gibi doğal ihtiyaçlarla yetinmiyor modern insan. Daha iyi bir barınak, sosyal hayatta ön plana çıkmak, modernizmin getirdiği lüks tüketim ürünlerinden faydalanmak, daha iyi model araba vs vs...
Ama tüm bunlara karşın insanın çağının tüm olasılıklarını bir yana bırakıp ilkel ataları gibi davrandığı anlar olmuyor değil. Bu anlar genellikle ölüm ve yaşama dair çizgide belirginleşiyor.
Yetişme süreciniz nasıl olursa olsun ölüm her şeyi ters yüz etmeye adaydır her zaman.
Hiç bir çocuk büyüyünce fahişe veya canlı bomba veya katil olma hayaliyle büyümez ama bunlar olunabiliyor. Ve genelde üzerine düşünüp karar vererek olunan şeyler değil bunlar. Doğu kültürlerinde ölüm genelde kutsandığı için ölüm korkusu ve ölüm üzerine düşünmek pek sık rastlanan durumlar değil. Tekrar hayata gelineceği inancı veya ölümden sonraki hayatın daha güzel olabileceği inancı hakim genelde. Batıda ise yaşam daha kutsal sanki. Dolayısıyla insan hayatı daha değerli. Hiç bir batılı 15 çocuk yapıp bir kısmını boyacı bir kısmını kapkaç sektörüne işçi kalanlarını da başlık parası adı altında sermaye eylemeyi düşünmez. Ama bunlar doğuda yaşanan şeyler. O 15 çocuktan biri olduğunuzu düşleyin, hayatın pek bir anlamı olmazdı herhalde...
Peki batılıların barbarca yaşama güdüsü çok mu doğal? Kendi yaşamlarının biraz daha lüks olabilmesi uğruna diğer yaşamları hiçe sayması veya gerekli gördüğünde petrol veya altın için bir ülkeyi tümüyle yok edebilecek mantaliteye sahip olması sağlıklı bir durum mu?
Ben yeryüzünde sağlıklı insan kaldığına inanmıyorum. Muhtemelen yaşam koşulları artan nüfus ve yokolmaya yüz tutan doğa nedeniyle daha da zorlaştıkça, ırkımız atalarımızdan daha vahşi ve daha ilkel olmaya başlayacak.

Read more...

AYRILIK

19 Ocak 2008 Cumartesi








Her ayrılık bir hüzün. Her hüzün biraz Hümeyra. Öyle ya hüznün müziğini Hümeyra, edebiyatını Tezer Özlü yaparmış.
Sezen Aksu'yu yıllarca direnmeme rağmen bana sevdiren ayrılık...
''Daha fazla tükenmeye takatim yok!''
Hayat gailesi, yaşam mücadelesi, düşülen tuzaklar, bana bişii olmazlar arasından sıyrılıp muhteşem bir gol atan hayata karşı defansın ya da kalecinin yapabileceği pek birşey yok aslında...
Suçlamalar anlamsız. Cemal Süreya'nın dediği gibi
'' Ne günah işlediysek yarı yarıya'' ...
Ayrılmak kimi zaman sevdiğiniz insana varlığınızdan daha büyük bir iyiliktir. Hem zaten ayrılan kimdir bu da tartışılır... Murathan Mungan'ın şiiriydi galiba;
''Kimdi giden kimdi kalan?
Aslında giden değil kalandır terkeden,
Giden de bu yüzden gitmiştir zaten.''
''Her ölüm erken ölüm'' dür ayrılık biraz.
Her zaman haksız bir yanı var.
Rakıya çoğu zaman hakettiğinin bile ötesinde bir tat veren yanından bahsetmeden olmaz. Zeki Müren daha bir yakalar sizi, zaten her müzik daha hüzünlüdür... Gittiğiniz her yerde ondan bişeyler vardır.
''Ben seni unutmak için sevmedim'' dersiniz, ama unutmak en büyük silahınızdır.
Shakespeare tragedyalarındaki gibi olmaz yine de ayrılıklarımız, her ne kadar şiirlerle taçlandırsak da...
Bukowski imdadınıza yetişir hınzırca;
''Yalnız kalmaktan daha kötü
şeyler de vardır hayatta
...''
derken.
Kadınsanız kuaförde, erkekseniz meyhanede alırsınız soluğu:)))
Bir zaman sonra aklınıza gelmeyecek bir insan için ağlamaklı olursunuz bir dönem.
Kurtarılabilir miydi bu ilişki veya kurtarılmayı hakeder miydi? Bu soruları bir sabah programında sorsanız bin cevap alırsınız ama ayrılığınızı, hüznünüzü daha haysiyetli yaşamayı tercih ettiyseniz bu soruların cevabı bir muammadır...
Cevat Abiye sorarsanız;
''Yiyelim içelim evladım niye geldik dünyaya.''
der size.
Nihayetinde bir süre içinden çıkamazsınız, çünkü her Türk gibi elalemin hayatının feylezofu kendi hayatınızın kör cahilisinizdir:))
Daha bir süre sonra da unutursunuz...
Unutulmuşlara mı içsek bugün acaba?
Yoksa unutacaklarımıza mı kaldırmalı kadehi?
Siz kaldırın kadehi de bahanesi bulunur:)))
Afiyetler ola....

Read more...

Deniz

18 Ocak 2008 Cuma

Çocukluğunuz deniz kenarında geçtiyse artık hayatınızın vargeçilmezidir deniz. Ondan uzak bir şehirde boğulursunuz. Denizi olmayan her şehir sizin için ruhsuzdur. Dünyanın çok güzel ve denizi olmayan coğrafyaları mutlaka vardır ama denizin kokusu olmayınca güzellik bir deniz çocuğu için hiçbir şey ifade etmez.

Ben ilk kazandığım üniversiteyi denizsiz bir şehirde olduğu için terkettim, İzmir’deki ilk işimden ayrılık nedenim yine denizdir:) Bir pazartesi günü banka kuyruğunda beklerken hemen önümdeki iki turistten gelen güneş yağı kokusu içimdeki deniz aşkını şahlandırmaya yetmişti ve işyerim için yaptığım son iş o parayı hesaba yatırmak ve gidip istifa etmek olmuştu…

Biraz da yaşımın küçük olması ve o dönem fazla sorumluluğumun olmaması da etken tabi bu şimdilerde vermeye cesaret edemeyeceğim karar için.

İzmir’deyim, denize yakınım ama çocukluğumun denizi değil bu elbet. İzmir aşığıyım, başka bir şehirde yaşamak aklımdan bile geçmez ama büyümek çok da iyi bir şey değil sanırım:)

Büyüdükçe duygularınıza göre değil, size sunulan şartlara göre yaşamayı öğreniyorsunuz…

Ve öğrenmek de çok iyi birşey değil demek ki:)

Koşulların hiçbir deniz çocuğunu denizden ayırmaması umuduyla….

Read more...

SAYIKLAMALAR


























Gözler bakarken ayaklar yürüyordu. Karşıdan gelen köpek ters ters baktı. İlişmek istemedi yanından geçip gitti. Ama köpeğin asabı bozuktu sanki biraz. Ayaklar durdu. El cepten bir sigara çıkardı. Can kahve istedi. Kahve geldi. İsteyince oluyormuş. Kahve güzel koktu. Dalga ayağı ıslattı. Ayağın hoşuna gitti ama ayakkabı biraz bozuldu sanki bu işe. Kahve ses etmedi.
Ne zamandır yürüdüğünü hafıza kayıt altına almamış, bilemedi. Eve dönmek istedi. Döndü. Masasına yanaştı. Masaüstündeki simgelerden bira kutularını ve izmaritleri geri dönüşüm kutusuna taşıdı. Yenileri için yer hazırdı artık. Her zamanki gibi rahat uyumak için bir iki tane sadece diyerek kendini kandırdı ilk biranın kapağını çakmağıyla açarken. Kendi de kanmaya hazırdı zaten. Kırık bir telefon vardı akşamdan kalma masaüstünde. Evirdi çevirdi, pek umut vaadetmiyordu telefon. Umudu çöpe, telefonu odanın diğer köşesine attı. Bir gün daha sona erecekti bikaç bira sonra. Müzik istedi. Yapış yapış sıcak var. Üşümek istedi. Olmadı. Her istenen de olamıyor demek ki. Birkaç gece önceki kabusunda yokolan şehre baktı. Pek yokolacakmış gibi durmuyor. Eninde sonunda dedi, rüyalar gerçekleşir. Kendisiyle konuşuyordu. Kendisi sadece dinler, cevap vermez. Bira bittim dedi. Dolap daha var diye seslendi mutfaktan. Ayak gitti aldı geldi. Eller açtı. Ağız içti. Bişeyler devam ediyordu ama neler olduğuyla ilgilenmedi. Uyku geldi yatağa çağırdı. Daha değil, dedi. Uyku gitmekle tehdit etti. Sinir uykuyu kovdu. Sıkıntı az ilerde bekliyordu. Akıl suya düştü. Suyu inek içti. inek ormana kaçtı. Orman kundaklandı. Küre ısındı. Balık bekledi. Besin zincirinin tersine döneceğini biliyordu. Kutuplar eridi. Her yer su. Artık su sıkıntısı kalmadı. Kara sıkıntısı var. Kara göründü. Önce kadınlar ve çocuklar.

EMRAH ATİK

Read more...

Hangi Kültür?

17 Ocak 2008 Perşembe


Uzuun uzun zaman önce bu topraklarda felsefe, sanat ve siyaset gibi konular tartışılırken şimdilerde magazin, siyaset adına paranoyalar, felsefe yerine cemaatler tarafından verilmiş fetvaların gündemi oluşturması insanlığın ilerleme adına vardığı noktalardan bazılarının göstergesidir diye düşünüyorum.
Düşünün; bir yanda tuvalette bile bir sosyalleşme örneği yaratan Efesliler, diğer yanda birbirine tahammülsüz, sormayan araştırmayan önüne ne koyulursa onu yiyen bizler...
Hangisi medeniyet?
Evet bizler belki daha modern binalarda oturuyoruz, en ufak depremde yıkılır mı korkusuyla:)))
Efes bin yıldır kaç depreme dayandı bilemiyorum ama bizim binalarımız daha modern:))) Elbette Efes döneminde Turgut Özal'ın siyasete atılması talihsizliğini yaşamadı, belki de onların mimarları ve memurları işini bilmiyordu o zamanlar:)))
Felsefe? Acaba Efes döneminde mi yoksa günümüzün Türkiye'sinde mi daha ciddiye alınıyordu? Veya estetik?
O zamanlar televizyon denen ''aptal kutusu'' yoktu. Dolayısıyla insanlar akşamları evde şempanzeler arası yarışmalar izlemek yerine aile içi veya komşularla sohbetleri yeğliyorlardı...
Ama günümüzde medeniyet pek ilerledi, artık birbirimizi yok etmek için, doğayı mahvetmek için daha çok silahımız var...
Bence kültür kelimesi yeniden tanımlanmalı!
Hangi dönemin insanı daha barbardı acaba?

Emrah Atik

Read more...

Sil Baştan

15 Ocak 2008 Salı




























İlişkinin yürümediği, boğulduğunuz ama bırakamadığınız noktada tıp yardımınıza yetişse, bir gecede ona dair her şeyi hafızanızdan sildirseniz işler daha kolay bir hal alır mıydı? Aşk acısı yok, ne gam ne keder...
Sildiren için ilk bakışta güzelmiş gibi görünebilir, silinen açısından pek hoş bir durum olmasa da... Etik midir? Pek zannetmiyorum. Ben bu konuda biraz Doğuluyum ve bundan son derece hoşnutum. Yaşadığım ilişkinin sonunu da hüznünü de acısınıda tatmanın gerekliliğine inanıyorum.

Devamını okuyun...

Read more...

Egeliyiz Biz


















Ne balıktan ne rakıdan geçeriz. Zeytinyağsız yemek yemeyiz. Herşeyi yoğurtlayıp rakıya meze eyleyebiliriz... Efelik kanımızda var kimselerin tebaası olamayız. 6000 yıllık bir medeniyetin mirasçılarıyız. Tembeliz, üşengeçiz, güzeliz...
Medeniyetin beşiğinde doğmuş talihlilerdeniz. Keyfimize düşkünüz. Güneşin, denizin, balığın, yengecin, rakının, dostluğun, aşkın anlamını biliriz. En cahilimizde bile bir kalenderlik, bir hoşgörü, bir yiğitlik vardır...
Ne söylesek azdır:))))
Kızlarımız güzel, erkeklerimiz efedir...

Read more...

KADINLAR

08 Ocak 2008 Salı



















Hüznün coğrafyası kadın bedenine komşu. Sınır boylarında çatışmalar süregelse de...

Kadınlar için yazılmış binlerce roman, şiir...
Ressamlar kadını çizmiş, besteler kadınlara...
Büyük sanatçıların erkeklerden çıkması bundan belki de...
Malzeme büyük...
Hüzün ve kadın.
Şölen ve kadın.
Bazen pornografinin eti butu, bazen bir başyapıtın her şeyi...
Kimi zaman bir ordunun anası.
Ezilmişliğin kanlı canlı örneği kimi coğrafyalarda...
Susturulan, örtülere büründürülen...
Balzac'ın dediğin gibi; ''Oturtulacak taht bulunması gereken bir köle'' kimi zaman...
Romantikseniz hüznünüze, caniyseniz cinnetinize neden gösterebilirsiniz...
Güzellik yarışmalarında boyuna endamına göre sınıflandırılırken, köy yerinde tarlaya sürülen, bazı yerlerde alınıp satılabilen, intiharların, namus(!) cinayetlerinin baş aktörü olabilen, her şey olabilecekken hiçliğe mahkum edilen kadın...
Ataerkil topluma geçtiğimizden bu yana kadınlara medeniyetimizin, kültürümüzün ve biz erkeklerin haksızlık etmiş olabileceği hiç aklınıza geldi mi?

NOT: Yazı Emrah Atik'e aittir...

Read more...

  © Blogger template The Beach by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP