MİM

29 Şubat 2008 Cuma


Pandora mimlemiş bizi... Zamanda yolculuk olsaydı hangi tarihe gitmek isterdin? Evet mim konumuz budur...
Ben kendi adıma çok eskilere ya da fantastik bir tarihe gitmek istemezdim. Çocukluk yıllarımı bir de şimdiki halimle yaşamak isterdim. Ülkemiz açısında çok da hoş olmayan yıllardı belki; 12 Eylül darbesi ve öncesindeki anarşi ve sonrasında Özal dönemiyle başlayan yozlaşma vs...
Ama benim çocukluğum bir kasabada geçtiği için bunların uzunca bir süre dışında kalabildik veya çocuk olduğumuz için dışında tutulduk...
Televizyon bu kadar hayatımızın parçası değildi, imece denen kültür hala hayattaydı, komşu olmak bir anlam ifade ederdi, akşam yemeğinde mutlaka komşunuzun yaptığı yemekten de bir tabak olurdu:)
Yaz gelince Dalyan İztuzu sahilinde çadır hayatı başlardı, bütün mahalle yerleşirdik sahile. Bir teknemiz vardı, okul zamanı sabah kalkmaya üşenen ben erkenden kalkar balığa çıkmak için hazırlık yapardım... Kahvaltı dışındaki bütün öğünlerde balık, yengeç vb deniz ürünleri olurdu. Akşam kızlar kampın arkasındaki dağdan kamp ateşi için odun toplarken bizler gölden yengeç avlardık; ilkel komünal hayat pratiği:)))
Gece samanyolunu en ince ayrıntısıyla izleyebilirdik, elektrik yoktu sahilde...
Evet ben o zamanlara dönmek isterdim...
Sıra geldi pas atmaya:)) Günlerden Bugün bloguna paslıyorum ben de bu mimi...

Read more...

Sağlıklı Beslenme ya da Dengeli Demlenme...

21 Şubat 2008 Perşembe


Zeytinyağsız bir sağlıklı beslenme türünü aklından bile geçirmeyen bizler için bu fotoğraf muhteşem bir kare:)))
Rakıyı abartmamak koşuluyla, deniz mahsulleri ve türlü yeşillikle donatılmış deniz kenarında bir masa ve güneş ışığı... Hoş sohbet ortamını oluşturacak eş dost...
Bu arada bir siteden bahsetmeden geçmek ayıp olur; değerli üstad Vefa Zat'ın yazılar yazdığı ve sorularınıza cevaplar verdiği, muhteşem meze tariflerinin yer aldığı www.buyukkeyif.com sitesini mutlaka ziyaret etmelisiniz...
Yorumlarınızı, yazılarınızı yayınlayabildiğiniz, kendinize özel bir blog sayfası kurabildiğiniz bu sitede Emrah ve ben özellikle Vefa Zat'ın yazılarını takip ediyoruz...
Emrah 'Egeliyiz Biz' yazısını koydu siteye ve Vefa Bey bu yazıya güzel bir yorum yazınca resmen 'çocuklar gibi şen' bir halde dolandı bir süre:)
Konumuza dönersek, ben uzman değilim ama sanırım her bölgenin ve her iklimin farklı bir sağlıklı beslenme formatı vardır. Deniz kenarında ve sıcak iklimde kırmızı et ve katı yağlar ne kadar zararlıysa, soğuk iklimde belki bir o kadar gereklidir. Biz zeytinyağı, yeşillik ve deniz ürünleri olmadan yaşanacak hayatı pek tatsız tuzsuz olarak niteliyoruz:) Hal böyle olunca arada iki kadeh rakı da vazgeçilmez oluyor. Bu durumda da dengeli demlenmek, meze hazırlamak, sofra kurmak da bir sanatmış gibi görünüyor...
Burada bir de anımızdan bahsetmek istiyorum; İzmir Sahilevleri'nde arada gittiğimiz, mezeleri gayet güzel bir mekan vardı. Bir gün yine gidip balığımızı seçip içeceğimizi söylediğimizde, garson ters bir bakışla ''Burası eldeğiştirdi, artık alkol yok!' dedi. Bunun günümüzde yürütülen din devleti tartışmalarına zihin açıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum. Çünkü herhangi bir alkollü restorana gidip alkol almadan da balığınızı yeme özgürlüğünüz vardır. Kimse de size bir şey demez alkol almıyorsunuz diye... Ama aksi bir durum sözkonusu değil. Biraz garip bir örnek ama özgürlüklere bakış açısını gösteriyor... Laik bir ülkede inançlarınızı gerektiği gibi yaşamanıza bir engel yoktur hatta devlet bunun güvencesidir. Ama bir din devletinde yaşayabileceğiniz tek bir şekil vardır ve dışına çıkamazsınız...
Bazı şeylerin değerini ve önemini anlamak için kaybetmeyi beklemeyelim...

Read more...

ALMA VERME DÜNYASI

20 Şubat 2008 Çarşamba



Kız çocukların Barbie'lerle erkeklerin bilgisayar başında savaş oyunlarıyla temel eğitimini tamamladıkları günümüz dünyasından ne beklenir? Biraz büyüyünce ya bir şeyhin müridi, ya alkole esir ya da psikolog kapısında varoluşuna bir anlam arayan, bulamazsa şansını kişisel gelişim saçmalığında ya da parapsikoloji derneklerinde arayan ve en nihayet Sirius'tan geldiği için dünyaya uyum sağlayamadığı düşüncesiyle huzura eren bir vatandaşımızı düşünün...
Tüketim kültürü içinde kendisini de tüketen, tükettikçe mutlu olup tükendikçe açılan yaralarını yine tüketerek iyileştirmeye çalışan türümüz dünyanın tükenişine nasıl bir çözüm bulacak veya bulabilecek mi bilmiyorum ama ben dahil ülkenin tamamına yakınının herhangi bir bankaya ya da birden çok bankaya sağlam borcu olduğunu ve emeğinin bir bölümünü bu bankalara faiz adı altında heba ettiğini istatistikler söylüyor... Eh, nihayetinde alma verme dünyası, aldığınız kadar verebiliyorsanız sorun yok.
Aurasıyla, çekim yasasıyla ya da çenealtı başörtüsüyle dünyanın kötü gidişatına son verebileceğini düşünen, veya ülkemizin iktidarına aşık olan mutlu % 50'lik kesime bir lafım yok. Allah mutluluklarını daim kılsın...
Sorunlara dünya ve üzerinde yaşayan canlıların ortak meseleleri olarak bakabilen biz bedbaht azınlığı oldukça kötü günler bekliyor sanırım. Bizler biliyoruz ki 'Secret' okuyarak ya da başımızı örterek küresel ısınmanın da çılgınca ve gereksizce artan nüfusun da, dünyanın kaynaklarının hızla tükenmesinin de önüne geçilemez. Ve eğer inançlıysanız Allah'ın yarattığı dünyanın böyle düşüncesizce içine ederken kişisel kurtuluş ne kadar kurtuluştur? İbadet yalnızca kutsal kitaplarda yazılı olanlar mıdır? Veya her türden inanışınızı bir yana bırakın, bizlerden sonraki nesillerin suçu nedir ki böyle bir dünyaya geliyorlar?

Read more...

SORULMAYAN SORULAR

18 Şubat 2008 Pazartesi


Sayın başbakan geçenlerde yola kefenle çıktığını söyleyerek yapmak istedikleri uğruna idam cezasını göze aldığını ve bu konudaki kararlılığını vurguladı... Genelde söylemek istediğinden çok üslubuna takıldı insanlar ama benim asıl merak ettiğim; yapmak istedikleri nedir ki cezasının idam olma olasılığı vardır?
Asabiyetin de bir hitabet sanatı olabileceğini belirtti sanırım aynı konuşmasında ya da bir sonrakinde... Tarihte bu tarz hitabet sanatını kullanan devlet başkanları var mıdır bildiğiniz? Benim aklıma bazı isimler geliyor ama burada o isimleri vermek abartılı kaçabilir...
Asıl merak ettiğim ise her söyleneni alkışlayan, önlerine koyulan her kağıda imzayı sorgusuz sualsiz atan, Sayın Başbakanın bir sözüyle ağlayıp başka bir sözüyle gülen, milletin vekili sıfatını taşıyan ve bu nedenle küçümsenmeyecek bir maaş alan insanlar eve döndüklerinde yaptıkları şeyleri, attıkları imzaları kısacası günün nasıl geçtiğini değerlendiriyorlar mı, yoksa böyle bir şeye gerek duymuyorlar mı?
Mesela AKP içerisinde yeralıp da Sayın Başbakandan herhangi bir konuda farklı düşünüp, bu düşüncesini dilegetiren ve kabulettiren birisi var mıdır?
Mesela 'Hayır Başbakanım bu konuda yanlış düşünüyorsunuz!' diyebilme cesareti kaç AKP'li milletvekilinde vardır? Ve böyle birşey yaşansa sonuçları ne olur?
Ve konuyla biraz ilgisiz gibi duracak ama bu da merak ettiklerim arasında; Sayın Fethullah Gülen'i Mevlana'ya benzetenler Mesnevi'yi okumuşlar mıdır? Ve herhangi bir araştırmalarında Mevlana'nın siyaset, medya ve ticaret alanında herhangi bir faaliyetine rastlamışlar mıdır? Ruhani olduğu iddia edilen bir cemaat için siyaset, medya veya ticaret Allah'a yakınlaşmak için bir vesile olabilir mi?
Öğretmen veya doktor yetiştirmek iddiasındaki bir okul öğretmen veya doktor ihtiyacına göre kontenjan belirlerken, imam yetiştirme iddiasındaki İmam Hatip Okulları neden imam ihtiyacı doğrultusunda bir kontenjan belirleme yoluna gitmez? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz; İmam olabilmek için İmam Hatip Lisesine giden bir öğrenci ne gibi bir düşünce değişikliğine uğrayıp başka mesleklere yönelir? Mesela politika çok popüler şu aralar...
Din devletine mi gidiyoruz sorusu bu kadar gündemdeyken ve Sayın Başbakan ve etrafındakilerin söyledikleri azımsanamayacak bir kitle tarafından inandırıcı bulunmazken, Sayın Başbakanın % 50'lik oy potansiyeli nedeniyle bu endişelere aldırış etmemesi doğru mudur? O'na oy vermeyen % 50 önemsiz midir? Bu endişelerin giderilmesi gerekmez mi? Mesela Sayın Başbakan bir ara gömlek değişikliğine gitti kendi tabiriyle. Peki bu gömlek neden değiştirildi, eski gömlekteki hatalar nelerdi ve yeni gömleğin doğruları nedir konusunda bir açıklama duyan var mı Sayın Başbakanımızdan?
Sorular çoğaltılabilir. Benim ilk planda aklıma gelenler bunlar.

Read more...

ÖZLÜ SÖZLER

12 Şubat 2008 Salı





''Efendiler ve ey ulus; biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır."

M.K.ATATÜRK

"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu! Sen bunun önüne geçemezsin ki"
R.T.E.

''Hedefe er ya da geç ulaşacağız"
R.T.E.








Read more...

Her Aşka Bir Edip Cansever Lazım...

09 Şubat 2008 Cumartesi


'yorulduğun zaman söyle
susalım, hiç konuşmayalım istersen
sussak da, hiç konuşmasak da, sözlerin senin
açık denizler gibidir zaten elimde
her zaman ama her zaman bir kıyıyı sezdiren
hatırlıyorum da kelimelerini bir bir:
şairlerin flaşları kalpleridir
dışarıya da parlamalı biraz
kaldı ki ben içimde gezinmekten yoruldum
sensin, iyi anlarsın beni
gözlerine başka türlü bakıyorum
ben bütün gözlere başka türlü bakıyorum şimdi
nemli bir tülbent olup buğulanıyor
ve yaslı ve mahzun
ve devrilmiş bir boya kabı gibi de yoğun
memleketimin gözleri
yağmur yağacak.'


Askerliğimi yaparken sevgilim bana Edip Cansever'den şiirler gönderirdi. Ben İkinci Yeni'den Cemal Süreya'yı çok severdim, Canseverle tanışıklığım sevgilim vasıtasıyla oldu ve O'nu Karadeniz'de sallana sallana okudum. Biraz uzakta olmanın verdiği duygusallığın da etkisiyle deyim yerindeyse hatmettim Cansever'i.
Sonraları yaşam gailesi, koşturmaca derken bir bakıyorsunuz o duygusallık kaybolmuş, şiir hayatımdan çıkıp gitmiş.
'Ah, kimselerin vakti yok durup anlamaya ince şeyleri.' Yanılmıyorsam Gülten Akın'a aitti bu dize, Enis Batur'un bir kitabında rastlamıştım. İçinde bulunduğum (bulunduğumuz belki de) durumu çok net ifade eden bir dize. Bunu anlamam için sevgilimin geçenlerde yine bana Cansever'den bir şiir yollaması gerekti ki şiiri yukarıda alıntıladım. O kadar etkilendim ki burada alıntılamak ve blogumuzun biraz da kişisel oluşuna dayanarak bu anımsı şeyi paylaşmak istedim. İlginç olan ise, ben bu tarz yazılara genelde bir tablo veya fotoğrafın eşlik etmesinden haz alırım ama bu şiire hiçbir tabloyu yakıştıramadım. Şiir öyle yoğun ki yanına ne koysam eksik kalacaktı. Ben de internette dolanırken yukarıdaki Cansever illüstrasyonunu buldum ve sanırım en uygunu buydu.
Belki fazla kişisel oldu ama burasının bir blog oluşu, haftasonu oluşu ve blogumuzu takip eden sizlerle neredeyse artık dost oluşumuz nedeniyle affınıza sığınarak beni Edip Cansever'le ve daha birçok hayata dair keyifle tanıştıran sevgilime de şunu söylemek istiyorum; Tattırdığın acılar dahi güzel...

Read more...

EXPO 2015

02 Şubat 2008 Cumartesi





Sanırım Expo 2015 in İzmir için ne kadar önemli olduğunu bilmeyen yoktur.
Bunun için iki küçük katkıda bulunabilirsiniz. Birinci katkı www.infoexpo2015.com adresine girerek İzmir'e oy vermek.
İkinci olarakta www.expo2015izmir.org.tr adresine girerek İzmir Expo'ya gönüllü üye olmak. Üye olarak herhangi bir yükümlülük altına girmiyorsunuz...
Katkılarınızı esirgemeyeceğinizi umuyorum. Sevgiyle kalın.

Read more...

AŞKIMIN YENGECİ...

01 Şubat 2008 Cuma


Çocukluğumuzda saklı geleceğimiz belki de...

yakaladığımız yengeçlere yaptığımız işkencelerin bedeli yaşananlar.

bizi kavuran güneşe minnettar oluşumuzdan kısacık mutlu anlarımız,

aşkımızı denize borçluyuz

dostluklarımız iyot kokulu, denizsiz kentte boğuluşumuz bundan...

analarımız yaptığı yemeği komşuya tattırmadan tadına varamayan anadolu’nun güzel insanı,

babalarımız kadehini dostuyla tokuşturmadan içemeyen ege efesi...

dosta, sevgiliye, aşka verdiğimiz bunca değer çocukluğumuzda saklı belki de...

evet, hepsini o yakalayıp kamp ateşinin közünde pişirdiğimiz yengece borçluyuz bence...

Read more...

  © Blogger template The Beach by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP